BAŞARI ÖYKÜLERİ











Yarış Arabalarının Mucidi" FERRARİ'nin Sıfırdan Zirveye Çıkış Hikayesi

1898’de İtalyada doğan Enzo, demir tamircisi bir babanın oğluydu. Sakat olduğu için askere alınmadı. Otomobil fabrikalarında işçi olarak çalışma hayatına başladı. Sakat olduğu için verimsizmiş gibi gözüküyordu. Askerlik kontrolündeki “Çürük” damgası onu çok üzmüştü. Ama bu üzüntü ileride bir dev yaratacaktı. Enzo Ferrari yarış arabalarının babası olarak tarihe geçecekti. Yürümekte zorlanan bu adam, peşinden hiç bir aracın yetişemeyeceği otomobiller üretecekti. Hatta 1920’de, yani 22 yaşında Büyük Sicilya Yarışları’nda, bir tarafından lenk olan bu yarım adam birinciliği elde edecekti.
Yarışmalarda ve ürettiği otomobil tiplerinde çok başarılı olduğu için İtalyanın o zamanki lideri Benito Musolini, Ferrariye 30. doğum gününde “Commendatore” yani “Kumandan” ödülünü verdi.
Bir müddet sonra Alfa Romeo ile bütün bağlarını koparıp kendi Auto Ferrari şirketini kuran Enzo, 1946’da işyerinin bilinmeyen sebepten dolayı iki kez yanması üzerine pes etmeyip, üçüncü kez atölyesini kurdu ve bir yıl atölyeden dışarı çıkmadı. Bir yıl sonra dışarı çıktığında yanında biri daha vardı: FERRARİ FORMULA 1. Yani dünyanın ilk ciddi yarış arabası; ve ünvanı: FORMULA 1.
Bu arada yoksul bir ailenin kızı olan Laura Domenica ile evlenmişti. Bir erkek çocuğu oldu. 1949’da Avrupa otomobil yarışlarında Ferrarı Formula 1’in birinci gelmesi, bu otomobili dünyaca ünlü yaptı. Daha sonra bir yandan otomobil üretimi devam etti, bir yandan da birincilikle sonuçlanan yarışlar...
Kurduğu “Auto Avio Costruzinoni Ferrari” adlı şirket sonraları dünyanın en sayılı şirketleri arasına girip hisseleri milyon dolarlarla ölçülecekti. Romadaki havacılık derneği ve Breda fabrikalarıyla yakın ilişkiler içinde olmuştur. Bu fabrikalarda Enzo’nun da ortaklığı vardı. Lemans yarışlarında Formula 1 en yüksek dereceyi aldı. Üç yıl sonra da Ascari En Üstün Spor Otomobil alanında Ferrari dünya şampiyonu oldu.
Enzo Ferrari şirket yönetimi konusunda muhafazakârdı. Yani bir aile gibi ana baba geleneklerine uydu. Halkın arasına da girdiğinde yine bu imajını korudu. Otomobil yarışçılığı konusunda en büyük başarılara imzâ atan Ferrari, şirketinin parasal sorunlarıyla da boğuştu. Şirket hisselerinin birazını satınca rahatladı.
Ferrari, Mussolini’den ikinci defa, üstün başarı madalyası olan “Commendatore” ödülünü aldı. Torinolu FIAT şirketi Ferrari şirketinin %50 hissesini satın aldı.
Güney Afrikalı Jody Schecter, 1980’de Ferrari’ye son dünya şampiyonluğunu kazandırdıktan sonra, Enzo Ferrari, özel spor otomobili üretimine geçti. Bu otomobiller dünyanın her yerinde efsanevi bir marka hâline geldi. Otomobil dışında Ferrari markasıyla başka malzemeler de üretildi.
1977’de hayli yaşlanan Enzo Ferrari, şirketin biraz dışına çekildi, sadece yarışlarla ilgilendi.
Daha düne kadar aramızda olan ve sakat diye yan gözle bakılan bu adam, bugün hepimizin bildiği efsanevi yarış otomobillerinin sahibidir. Enzo Ferrari bir hastalığından dolayı 1990’da 92 yaşında vefât etti.



Dünyayı Giydiren Adam LUCIANO BENETTON


Luciano Benetton 1935’in Mayısında İtalya’daki Trevilo şehrinde dünyaya geldi. Babalarının ölümüyle birlikte ailece zor duruma düştüklerinden okulu terkederek bir giyim firmasında çalışmaya başladı. Kızkardeşi Gülyana da bir tekstil şirketinde kazak dikme işi buldu.

Benetton çalıştığı işyerinde işini severek yapıyor, fedakarlıktan kaçınmıyordu. Bu iş artık onun mesleğiydi, işini ciddiye alarak yapıyordu. Bir zaman sonra işyeri sahibinin dikkatini çeken Luciano Benetton kumaş kısmına alındı, maaşına da zam yapıldı.

Kendisi ve kız kardeşinin kazancı eve yetiyordu, hatta bir miktar para da artıyordu. Bu bir miktar parayı har vurup harman savurmadılar, “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” diyerek bir kenara koydular. Bilselerdi ki bu “bir miktar” paranın onları dünyanın tekstil patronu yapacağını... Ak akçe kara gün içindir sözü tam bu aile içindi sanki. Çünkü Benetton’un ileride karşısına öyle fırsat çıkacaktı ki ak akçeye, tuz yalamış koyunun suya ihtiyaç duyduğu gibi ihtiyaç duyacaktı.

Kız kardeşiyle birlikte 10 sene tekstil fabrikalarında çalışan Benetton, bir akşam kardeşini yanına çağırarak, “Gülyana, biz neden küçük bir kazak atölyesi açmayalım? Biz de üretebiliriz. Çok sıkıntılar, yokluklar çektik, hep böyle mi kalacağız, bizim de güzel yaşamaya hakkımız var.” dedi. Kardeşi “Hayır,” demedi, teklife sıcak baktı. Zaten başka seçeneği de yoktu ki.

Ne var ki Benetton dükkân açmaya cesaret edemedi. Çünkü bunun için işten çıkmaları gerekecek ve ellerindeki bütün paralarını yatırmak zorunda kalacaklardı, Barındıkları yer de kiraydı, olası bir aksilikte en küçük bir destekleri yoktu, öylece ortada aç susuz kalakalırlardı. Üstelik iki tane daha kardeşi vardı. Dükkân açmayıp, evlerinin bir köşesinde akşamları diktikleri, o zamana kadar kimsenin şahit olmadığı tarzda boyama tekniğiyle ürettikleri kazaklar büyük ilgi gördü. Bunu tâkip eden zamanlarda Benetton’un evi bir tekstil imâlât atölyesine döndü.

Benetton 1960’da işçilikten istifâ etti. Artık kendisi mal üretmeye başladı, alıcı da hazırdı. Bir yandan kendi kullandığı boyama teknikleriyle mal üretip satarken, diğer yandan da evlilik hazırlıkları yaptı. 1961’de de evlendi.
Bir iki yıl geçmeden binlerce mal üretip satmaya başladı. Ama yerleri dar geliyordu. Hemen fabrika inşaasını başlattı. Fabrika biter bitmez, diğer büyüyen kardeşleri Carlo ve Gilberto’yla beraber “Gülyana Benetton” adlı giysi şirketini kurdu. Hedef kitleleri gençlerdi.

Benetton 1980’li yıllarda ürün çeşidini hayli artırdı. Renkli renkli giysi çeşitlerini ve bir çok rengin tek bir elbisede toplanmasını Benetton başlattı. “All the Colors of the World” (Dünyanın Tüm Renkleri) Sloganı büyük başarılar getirdi.

“United Colors of Benetton” parolası altında sunulan ürünler 1993’ten sonra büyük patlamalar yaptı.

Yokluktan zirveye yükselen Benetton, dünyanın her köşesindeki mağazalarıyla sıfırdan nasıl başarılabileceğinin en güzel örneğidir. Yaşanılan sorunları kötü tâlihin bir sonucu olarak görmek yerine, çözümün bir parçası olmak mutlak başarıyı kaçınılmaz kılacaktır. Böyle yapıp sabredenler ve mücadele verenler işte karşımızda duruyor. Hepsi de başarmış vaziyetteler, siz niye başaramayasınız!..





NİCK,Dünyanın dört bir yanını dolaşıp "moral konferansları" veriyor. Yüzlerce insan onu dinlemek için bu konferanslara akın ediyor.
Doğuştan böyle...Ne kolları, ne de bacakları var. Sadece iki parmağı olan sağ ayağı var.
Hayata böyle bir dezavantajla başlamış ama bunu avantaja çevirmeyi başarmış. Şimdi her şeye sahip ama mutsuz insanlar bile onu dinleyerek moral buluyor.
Avustralyalı Nick Vujicic şimdi 26 yaşında. "Hayatın Daha Büyük Amacı" adlı DVD´si ise satış rekorları kırıyor.
"Kollar Yok, Ayaklar Yok, Sorun Yok" adlı kitabını yayına hazırladı ve yayınevi şimdiden best-seller olacağını açıkladı.
Tetra-amelia adlı bir sorun nedeniyla dünyaya böyle gelen Nick Vujicic, büyük zorluklar yaşadı. Okulda alay konusu oldu. Öyle ki, henüz 8 yaşındayken intiharı denedi. Ama 12 yaşında, dünyayı daha iyi anlamaya başladıkça, aslında herkesin bir sorunu olduğunu kavradı. Dahası üniversite bitirdi ve iyi bir finans planlama uzmanı oldu.
Henüz çocuk yaşta, başkaları için umut olabileceğini anlayan Nick Vujicic, "Hayatın her şeye rağmen yaşanmaya değer" olduğunu etrafındakilere anlatmaya başladı. O kadar başarılı oldu ki, sayesinde pek çok insan hayata yeniden bağlanmayı başardı.
Bugün Nick Vujicic´in, dünyanın dört bir yanından binlerce hayranı var....

MEHMET AKİF ERSOY

Elleri üşüyordu. Ama yüreği sımsıcaktı. O günlerde büyük bir maddi sıkıntı içindeydi. Ankara’nın soğuğunda ceketle gezerdi. Paltosu yoktu.
Çok soğuk günlerde arkadaşı Şefik Kolaylı’nın muşambasını ödünç alarak giyerdi.
7 Kasım 1920’de gazetelerde yer alan bir ilan gördü. Genel Kurmay Başkanlığı’nın isteği üzerine Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği ilanda bir istiklâl marşı yarışması açıldığı ve bu marş için 500 lira para ödülü konulduğu bildiriliyordu. O zamanlar için çok büyük bir para olan bu ödülle neler alınmazdı ki… Dönemin en güçlü şairlerinden biri olan Mehmet Âkif bu ilanla hiç ilgilenmedi.
Yarışmaya 724 şiir katıldı. Fakat hiçbirisi istenilen nitelikte bulunmadı. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ve arkadaşları Mehmet Âkif’e başvurdular.
 Akif ise millet için yapılacak bu işi para için yapamayacağını belirterek başvuruyu geri çevirdi. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey kendisinin yarışma dışında tutulacağı sözünü vererek yarışmaya katılmasını rica etti. Ve Mehmet Âkif İstiklâl marşı’nı yazmaya başladı. Ankara’da gece gelen ilhamı kaçırmamak için bazı dörtlükleri mum ışığında Taceddin Dergahı’nın duvarlarına kazıdı. Her kelimesine yüzlerce vatan evladının canını feda ettiği özgürlük marşımız Âkif’in kalemiyle en güzel ifade tarzını buldu. 17 Şubat 1921’de Sebülirreşad dergisinde yayımlandı.
1 Mart 1921’de Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver TBMM’de, insanların ancak kendi eserlerinden esirgemeyecekleri bir sesle okudu Âkif’in şiirini. Okunurken şiddetli alkışlarla defalarca kesildi, ruhları bir heyecan sardı.
12 Mart 1921’de dört defa okunup ayakta alkışlanmış, meclisi bir coşku tufanı kaplamıştı. Alkışlarla meclis inlerken Mehmet Âkif mahcubiyetinden başını kolları arsına alarak, sıranın üzerine yumuldu. Mecliste duramayıp dışarı çıktı. Milleti için yaptığı bu işte alkışlarla gurur duyma ücretini bile çok gördü kendine. Âkif’in şiiri,12 Mart 1921’de meclis tarafından milli marş olarak kabul edildi.
Verilen ödülü kabul etmemesi o zaman bazı kimselerce tuhaf karşılandı ama o bunlara aldırmadı.
Hala üşüyordu. Yine arkadaşından aldığı ödünç paltoyu giyiyordu. Bir gün Şefik Bey ona:
_ “Şu mükafatı reddetmeyip bir palto alsan olmaz mıydı?” diyecek oldu. Mehmet Âkif böyle konuştuğu için tam iki ay Şefik Bey’le hiç konuşmadı. Artık Ankara’nın çok soğuk günlerinde de ceketle dolaşıyordu.
Mehmed Akif’in ölümünden kısa bir süre önce Hakkı Tarık Us’un da aralarında bulunduğu misafirler, Âkif’i ziyarete gelmişlerdi. Âkif, bitkin bir durumda olduğu için yatağına uzanmıştı. Söz İstiklâl Marşı’na intikal etmiş ve misafirlerden biri:
- Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demişti:
Bitap bir halde yatan Mehmed Akif, birdenbire başını kaldırdı ve kesin bir cevap verdi:
-Allah, bir daha bu Millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!...
Evet, Allah Teâlâ, bu Milleti bir daha İstiklal Marşı yazmaya mecbur etmesin ve bu Milletin istiklâl ve hürriyetini tehlikeye düşürmesin.
Merhum Akif, bu eseri Türk Milleti’ne ve Kahraman Ordumuza hediye etmişti. Bundan dolayı eseri SAFAHAT’a almak istemiyordu. Vefatından sonra tam metin, yani on kıta olarak Safahat’ta neşredildi.
Elleri üşüyen ama yüreğinde vatan ve millet aşkından kocaman bir alev barındıran bu büyük insan, Türk bayrağı dalgalandıkça bu millet var oldukça unutulmayacak, kalplerde yaşayacaktır.
 
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
Reklam
 
 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=